Sunday, December 21, 2008


BU NASIL TİCARET KANKA?

Öğrencilerime ve bana danışanlara verdiğim tavsiyeler, artık sadece insanları kandırmamak üzerine değil, hem kandırmamak hem de kandırılmamak üzerine olmaktadır. Çünkü bugün, sadece kandırmama erdemine sahip olmak yetmiyor, aynı zamanda kandırılmama özelliğine de sahip olmalısınız!

İş dünyasında geçirdiğim son 7 yıl, bana çok şeyi yakından görme fırsatı verdi diyebilirim. Ticareti “insanların istediklerini verip, karşılık olarak istediğiniz bir şeyi almak” olarak tanımlıyordum. “Karşımızdaki kişinin ihtiyacı olduğunu sandığı şeyi değil, gerçekten ihtiyacı olan ve gerçekten istediği bir şeyi ucuz veya pahalı değil, makul bir bedelle vermek” maddesini de bu tanıma ekliyordum.

Hâlâ da böyle düşünüyorum. Fakat konuyla ilgili olarak yapılan ve beni bazen acı acı gülümseten yanlışlar vardır:

Birincisi kavram itibariyle güzel bir şey olan ticaret, artık “karşıdaki insanın bilgisizliğinden, deneyimsizliğinden veya çaresizliğinden yararlanmak” anlamını taşır hâle gelmiş durumdadır. İnsanlar, bir kurum hakkında, “burası batakhane” olmuş” der gibi, “burası ticarethane olmuş” tabirini kullanmakta ve aslında "ticarethane" kavramına haksızlık etmektedirler. Ama bu duruma sebep olanlar yine ticaret yapan kişilerin bir kısmının, “karşıdaki insanın bilgisizliğinden, deneyimsizliğinden veya çaresizliğinden yararlanma” şeklindeki tavırlarıdır. İnsanların uyanık ve farkında olmaları takdire şayan, ama tilki kurnazlığı konusunda kariyer yapmaya çalışmaları beni hem güldürüyor hem de düşündürüyor!

Yanlış olan ikinci şey, “ticaret kurnaz, uyanık ve açgözlü kişilerin işidir, dürüst insanın işi değildir” inancıdır. Dolayısıyla dürüstlük ilkelerine bağlı kalan, çalışanlarının ve tüketicilerin haklarına riayet eden kişilerin, zorlukla ayakta kalabildikleri bir dünya kurulmuş oluyor. Çünkü siz bunlara dikkat ettiğinizde maliyetleriniz artmaktadır ve bu da ağır bir yük demektir!

Üçüncü yanlış ise yurdumun tüketicisine aittir. Tüketici, özellikle hizmet sektörlerinde verilen hizmetin kalitesini ve gerçekliğini ölçebilmekten uzaktır. Evet, tüketici her şeyi bilemez, ama okuma oranı düşük olan bir ülkedeyiz ve bu yüzden bir çok konuda ve iyice donanımsız kalan tüketicinin gerçekten rüya gördüğü zamanlar olmaktadır! Sözgelimi “6 ayda İngilizce öğreteceğiz” vaadiyle kandırılan kişilerle tanıştım. “6 ayda İngilizce öğretirim” diye reklam yapanlar, en ufak bir vicdan azabı duymuyorlar. Ticarethane değil, para makinesine dönüşmüş olan kurumlarında mutlu-mesut (!) yaşayıp gidiyorlar! Evet, bir insan 6 ayda İngilizce öğrenebilir, ama ne düzeyde ve ölçüde? Bunu düşünmek lazım derim. Bu arada normal olmayan beklentilere giren ve başarısızlığa uğrayan kişi, sadece parasını değil, aynı zamanda hayallerini ve insanlara olan inancını yitiriyor!

Bütün bunların ötesinde gördüğüm en ilginç olaylar, iş veya ticaret yaptıklarını söyleyen bazı kişilerin, tilki kurnazlığı yapacağım diye sadece karşıdakini değil de, aslında kendi işlerini de baltalamalarıdır ve bence bu, sürecin doğal bir parçasıdır. Sözgelimi ben, bazen öyle iş teklifleri alıyorum ki, ben “evet” desem de karşımdakinin benim o işi o fiyata yapacağıma inanmaması gerekir! Hatta birisine bunu da sordum: “Güzel insan, öyle bir teklif yapıyorsun ki, ben “evet” desem de bu fiyata bu işi yapacağıma inanmamalısın!”

Çıkardığı kitapların aslında yararlı olmadıklarını söyleyen yayınevi sahiplerine veya sattığı ürünlerin etkisiz olduğunu itiraf eden satıcılara rastlıyorum. Gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum! Çocuklarına “Hayatımı yararına ve etkisine inanmadığım bir işten kazanıyorum” diyecekler ve biz zavallı eğitimciler de, onların çocuklarına dürüst olmayı öğreteceğiz. Bu hiç de adil değil!

Bir çok kişinin çocuğunun simit satmasına razı gelmeyeceği hâlde, içinde “rüşvetin” kol gezdiği işlerde yer almasına ses çıkarmadıklarını görüyorum. Evet biraz iki yüzlüyüz sanırım! Çocuklarının evlerine aldıkları plazma TV’leri ve ne kadar mutlu olduklarını anlatıyorlar! Rüşvet-avanta almak, zamanla zihinsel temellerini oluşturan ve ihtiyaçtan çıkıp alışkanlığa dönüşen bir bağımlılıktır. Dilencilerin önce ihtiyaçtan, ama zamanla alışkanlıktan ve rahatlık bölgesine girmelerinden dolayı dilenmeye devam etmeleri gibi, rüşvet almak da bırakılamaz bir hayat tarzı hâline gelir.

Her zaman derim: Bu milletin de, devletin de, tüketicinin de parası bitmez. Ama ben kırılan gönüllere, sönen hayallere ve sonunda ödenen bedellere üzülüyorum. İnsanların “zaten böyle” tavrını bırakıp, kendi çizgilerini belirlemelerini istiyorum. “Zaten böyle” tavrına sahipsek, tüketicinin aldatılmasından, hayvanların ve insanların eziyet görmelerine veya insan ticaretine kadar her konuda, herkesi aklamış oluruz. Çünkü hepsi birer sektördür ve bir şekilde devam edip-var olacaklar.

Kişisel olarak bunların kökünü kazıyamayız. Ama nasıl bir duruşumuz olacak? Yerimiz neresi? Çocuklarımıza ne diyeceğiz? Önemli olan sorular bunlar.
----------------

www.savassenel.com
----------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Ben Yazmayayım da Kimler Yazsın?
Köçeklerle Vals Yapılmaz!
Dostum, Çok mu Safım Sence?
Merhametli Olmak Masraflıdır!
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
İnsan Bazen, hayata Karşı Çocukça Bir Küskünlük Duyabilir!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com


Saturday, November 15, 2008


MERHAMETLİ OLMAK MASRAFLIDIR

Daha önce size yağmur altında kedi topladığımı anlatmıştım. Ben kedileri seven birisi olmakla birlikte, kedi koleksiyoncusu bir insan değilim!. Ben ve diğer aile bireyleri sokağa çıkarken "bugün de sokaktan kedi toplayalım" diye düşünmüyoruz elbette. Öyle düşünsek evimizde şimdiye kadar 20-30 kedi olurdu. Ama evimizde iki kedi ve ofisimde de yine sadece iki kedicik var! Gel-gelelim bu kedicikler yağmur altında, yaralı veya başka bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. Biz de bunun bir sebebi olduğunu düşünüp, karşımıza çıkmış olan bu kedicikleri eve getiriyoruz.

Bu durumu gören dostlarımız bize biraz "saf" gözüyle bakıyorlar. Bir keresinde bir tanıdığım "Yahu bunları yaratan Allah rızıklarını da verir. Gördüğünüz yerde bırakın" demişti. Ben de "demek ki onlara rızık ulaşması konusunda biz vesile olarak seçildik!" diye cevap verdim. Cevabımı kavrayabildi mi bilmiyorum. Konunun sadece beslenme sorunu olmadığını, sözgelimi kedilerimizden birisini gördüğümüzde patilerinden birisinin ezilmiş bulunduğunu, onu o hâlde bırakamadığımızı anlatmaya çalıştım, ama anlamadı. Sadece kedilere değil insanlara da yardımcı olmaya çalışırım. Bir keresinde Üsküdar’da gece vakti rastladığım ve çay bahçesinde sabahlamaya karar vermiş olan birisini evime davet etmiştim. O gece evde benden başka kimse yoktu ve o beyefendi de çok üşümüş ve uykusuzdu. Fakat o, bu teklifi kabul etmedi. Bunu söylememin sebebi "sokakta bu kadar insan var, sıra kedilere mi geldi?" diyen bilmiş kişilere de bir not düşmüş olmaktır!

Bence çok açık, ama başkalarına –nedense- kapalı olan şeyleri anlatmaya çalışmak, hayatımın bir parçası olagelmiştir. Bundan şikâyetçi miyim? Hayır. Ama bazen çok yorulduğumu hissediyorum. Kedi toplama konusu da bunlardan birisidir. Bir kedi veya başka bir canlı çaresizse veya acı çekiyorsa, sizin karşınıza çıkmışsa ve sizin de onun için yapabileceğiniz bir şeyler varsa, ona yardımcı olmaya çalışırsınız. Bu, bence çok açık ve insanî bir şeydir. Peki, açıklama yapmak zorunda kalan taraf neden hep ben veya ailemin bireyleri oluyoruz?

Neden insanlar çaresiz kedilerden kaçarlar? Çünkü merhametli olmak masraflıdır ve merhamet sorumluluk getirir. Kediye yiyecek vermeniz ve zaman ayırmanız gerekir. Ama çağımız insanının ödeyecek araba taksitleri, kablolu televizyon aidatları, konu-komşu görsün diye almaları gereken şeyleri var! Çünkü bir kediyle bile olsa, her ilişki zaman ve emek ister. Çağımız insanı kedi besleyemez, çünkü MSN denilen "geyik parkında" onu bekleyen bir sürü kişi var ve bir kediye ayıracak zamanı da yoktur!

Sokağındaki hasta kedilere yiyecek veren bir avukat hanım şöyle dert yandı: "Savaş Hoca, komşularım, "yardıma muhtaç onca insan varken, kedilerle ilgileniyorsun" diyorlar. Halbuki gelirimin yarısı vergiye gidiyor. Bu vergi de insanlara ve onların ihtiyaçlarına harcanıyor. Ama bu hayvanlar sahipsizler!"

Kedilere yiyecek veren kişilerin, insanlara yardım yapmadıklarını veya kedilere yiyecek vermeyenlerin de insanlara yardım yaptıklarını düşünecek saflıkta değilim! “Sokakta bir sürü ihtiyaç sahibi var” diyenler, her evin bir duvarına kuş yuvası yapan veya göç edemeyen leylekler için vakıf kuran bir medeniyetin çocukları olduklarını unutmuşlar! Bu tür yorumlar merhametsiz insanların içlerinde sürekli taşıdıkları suçluluk duygularıyla ve kendilerini savunmak için söyledikleri klişe şeylerdir.

İnsanlar, alerji gibi sağlık sorunlarından dolayı veya bir şekilde hayvanları evlerinde istemedikleri için evlerinde veya kapılarında kedi beslemiyor olabilirler. Ama bunu yapanlara bilmiş bir şekilde ders vermeye çalışmalarını da abes buluyorum.

Şiir, roman, hikâye okumuyor, kedi beslemiyoruz. Hayatı Plazma TV’lerden veya internetten öğreniyoruz. Etrafımıza bakamıyoruz. Etraf "ciks" giyinmiş, ama kalpsiz insanlarla doldu. Ticaretimiz zayıfların veya yetenekli, ama kendilerini pazarlayamayan insanların suistimale uğradığı bir alan olup-çıktı. Başarı dijital bir kavram oldu. Anne sıcaklığıyla kalorifer sıcağını ayıramayan termometrelere benzedik; gerçek ve huzur veren başarılarla, tek boyutlu dijital-sayısal başarıları birbirinden ayıramaz olduk. Çünkü şiir okumuyor, kedi beslemiyoruz.

Şiir okumaya ve kedi beslemeye devam edeceğim; merhametli olmayı seviyorum ve seçiyorum. Evet daha çok inciniyor ve daha çok üzülüyorsunuz. Ama Allah büyük!
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar:
Osmanlı Devletinde Hayvan Hakları
Siz Hiç Yağmur Altında Kedi Topladınız mı?
Internetin Ne Olduğunun Farkinda miyiz?
Sanat Eserleri Ne İşe Yararlar?
Çok mu Safım Dostum Sence?
Bilgisayar Kullanmak Sizi Daha Zekî Yapar mı?
Sosyalleşmek Masraflıdır.
Sizi Allah’a Emanet Ediyorum, Çünkü Kendinize Bakamayacak Kadar Meşgulsunuz!
Nedense Bazı Sorular Beni şaşırtıyor!
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Sunday, October 05, 2008


KÖÇEKLERLE VALS YAPILMAZ!

Size bu blogların açılmasına sebep olan olaylardan birisini anlatmak istiyorum:

Bundan birkaç yıl önce bir süreli yayına öyle hırs veya delice bir arzu için de değil de heyecanla üç yazı göndermiştim. Daha sonra Yazımın durumunu takip etmek için telefon ettim. Yazımın ilgili kişiye ulaşmadığını söylediler. Ben de “olabilir” diye yeniden bir e-mail attım. Tekrar aradığımda yazımı beğendiklerini, ama bilgisayarın çöktüğünü ve yazımın kaybolmuş olduğunu belirttiler. Ben yine “olabilir” deyip yazımı tekrar gönderdim. Ama bilgisayarlardaki arıza giderilmediği için, yazım yine ortada görünmedi. Ben de kalktım her şeyi CD’ye yükledim ve bu yayının merkezine götürdüm. İlgili şahsı bulamadım ve CD’yi danışmaya bıraktım. Sonra aradığımda CD’nin kaybolduğunu söylediler ve tekrar getirmemi rica ettiler. Ben de ilgili kişiyi arayıp: “Eğer yazımı yayınlamayı uygun görmediyseniz, bunu bana açıkça söyleyebilirsiniz” dedim. Fakat: “Yazılarınızı okudum ve güzel buldum, ama CD kayıp” şeklinde bir cevap aldım. Bir de yazılarımla ilgili fotoğrafların çok sanatsal olmadıklarını belirtiler ve benden bol fotoğraf istediler. Ben daha sonra CD’yi ve fotoğrafları postayla gönderdim. Sonra da ilgili kişiyi ziyaret ettim. Bu arada yanımda yine yazılarımın ve fotoğrafların yer aldığı bir CD daha ve tab edilmiş fotoğraflar götürdüm. İlgili şahıs, fotoğraf destesinin en üstündeki fotoğrafa bakıp, “bunlar olmaz” diyerek bütün fotoğrafları masanın benim bulunduğum tarafına, yani önüme attı! Arşivden fotoğraf bulurlarsa, onları kullanacaklarını ve ancak bu sayede yazılarımın basılabileceğini söyledi. Ben de “ne pahasına olursa olsun değil”, yayın kalitesine uygunsa yazılarımın basılmasını istediğimi belirttim ve oradan ayrıldım.

Malezya, Singapur ve Hong Kong hakkında yazılmış olan yazılarım için arşivden resim bulmak çok zor olsa gerek ki, sözü geçen yazılarım bir türlü basılmadılar! Ben de onları gezilerimle ilgili olan blogumda yayınladım. İyi de ettim!

Aylar sonra ilgili kişiyi aradım ve olup-bitenlerin asıl sebebini sordum. Bana söylediğine göre, hâli hazırda bu türden yazıları yazan bir arkadaş olduğu için, yönetim dışardan birisine te’lif ücreti verip, masraf yapmak istemiyormuş! Harcadığım zamana mı yanayım, karşımdaki “aydın” kişinin “ürkek” tavrına mı yanayım anlamadım!

Yeni projelere ilgi duyarım ve bazen bir projenin sahibine giderim. Büyük bir açıklıkla sorularımı sorarım. Bazı insanlar ortak çalışmamıza sıcak bakıp bakmadıklarını açıklıkla ortaya koyarlar. Bu insanlara saygı duyarım.

Fakat bazı insanlarda benim açıklığımdan mı rahatsız olurlar nedir, gerçek cevaplarını veremezler. Belki yeterince inisiyatif sahibi değillerdir ama “bunu bir üstlerime sorayım da” diyemezler. Hâlbuki yurt dışında en çok duyduğum cümle şudur: “Bunu bir sorayım!” Harika, kullanışlı ve net bir cümledir. Ama bizim yerliler bu cümleyi kullanmayı sevmezler, sanki “bu cümleyi kullanırsam, karizma çizilir” diye düşünürler. İnsanların üstlerinden onay almaları gereken durumlar olabilir. Herkesin bir üstü vardır, bundan niye utanırlar anlamam!

En itici tavır da, kendi düşüncelerini beyan edemedikleri için üstlerini ya da başkalarını bahane edenlerdir. Bunu da çok geçmeden anlarım. Hâlbuki ben bir girişimciyim, “hayır” cevabına evet cevabından daha çok aşinayım. Bir insan “sizinle frekanslarımız uyuşmuyor. Sizinle çalışmamız zor olabilir” de diyebilir. Ya da “şu anda sizinle çalışmamız mümkün görünmüyor” da denebilir. Ben “ne olur yazılarımı basın” diye yalvarmıyorum ki!

Bir de ne istediğini bilmeyenler vardır. Bu insanlar bir proje başlatmışlardır ama gelen kişilerin uygun olup olmadıklarını da bilemiyorlar. Benim bu insanlara yardımcı olup ne istediklerini netleştirmelerini sağladığım da oluyor. Sonra ben “bu projedeki pozisyon için uygun değilim. Siz şöyle birisini arıyorsunuz aslında ” dediğimde vaki. İnsanlar bilemeyebilirler, bunu ayıplarsam, ben ayıp etmiş olurum. Yeter ki açık olsunlar.

Bazıları hepten “ilginç” tiplerdir. Bu türden kişiler, size açık açık cevap veremezler. Özgüveni olan ve onları anlamak isteyen birisini gördüklerinde, ağırdan satarlar. Ne istediklerini bir türlü anlatamazlar, anlamak için değil sınav yapmak, bir arıza bulmak için sizi dinlerler. Hâlbuki bana sorsa ben zaten “arızalarımı” söylerim. Çünkü arıza dediğim şeyler gerçekten arıza değildir. Dürüst olmamak, yalan söylemek, hırsızlık gibi şeyler gerçekten arızadırlar. Bunun dışında “arıza” gibi görünen özelliğiniz, sadece sizin o pozisyona ya da projeye uymayan bir niteliğinizdir. Yoksa bir pozisyon ya da proje için “arıza” çıkarabilecek bir özellik başka bir pozisyon ya da proje için aranan bir nitelik olabilir!

Açık olmayan insanlar, sorulara net bir cevap veremezler. Belki de ne istediklerini bilmezler. Bizim orda “köçek” adı verilen ve düğün bayram gibi zamanlarda çok güzel oynayan ve dans eden erkek dansçılar vardır. O kadar kıvrak bir şekilde dans ederler ki, onları takip etmekte zorlanırsınız! Ben köçeklerin nesli tükendi sanırken, iş dünyasında ve şehirlerde kadın-erkek bir sürü köçek türemiş. Ben, vals yapmaya gidiyorum, ama karşıma bir köçek çıkıyor! Ben bir köçekle nasıl boy ölçüşeyim!

Hem zamanım da yok.
-----------
www.savassenel.com
------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Köçeklik nedir?
E-maillerde, CD’lerde kaybolup bir türlü basılamayan yazılarım!
Bunu Sizden Başka Söyleyen Olmadı!
Yürüyen Merdivende Mahsur Kalınmaz mı?
Kurnaz Değilim, Ama Kurnazlari Tanırım!
Ayrıntılar Ne kadar Önemli Olabilirler?
Gösteri Dünyasında Tevazuya Yer Yoktur!
Ben Yazmayayım da, Kimler Yazsın!
Neydim? Ne Olmaya Çalışıyorum?
İletişimciyim, O hâlde Herkesle Anlaşmalıyım (mı?)
------------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Saturday, July 19, 2008


KİTABI ÇIKMIŞ OLAN BİR YAZAR, DOSTLARINDAN, ARKADAŞLARINDAN VE ÖĞRENCİLERİNDEN NE BEKLER?

Arkadaşlarım, dostlarım veya öğrencilerim bana kitap satışlarının nasıl gittiğini soruyorlar. Ben de “iyi gidiyor” diyorum. Hâliyle mutlu oluyorlar. Bana kitabım hakkında bu soruyu soranların çoğu kitabımı almış oluyorlar. Fakat bazıları da kitaptan haberleri olduğu hâlde, kitabımı almamış bulunuyorlar. Ama her nasılsa kitabımın çok satmasını can-ı gönülden istiyorlar! Kitabımın iyi sattığı haberiyle yaşadıkları mutluluk, onlara kendi olası katkılarını unutturuyor. “Nasılsa kitap satılıyor, ben kitabı almasam da olur” hissine kapılıyorlar.


Onlarla aramızdaki hukuk açısından bakarsak, bu durum bana “şaka gibi” geliyor ve bana bu şaka yapıldığında, şakayı yapan kişiye yukarıdaki resimdeki gibi bakmaya başlıyorum!

Başka bir deyişle bu, bir çiçeğin büyümesini yürekten istediğini söylemek, ama ona bir damla su vermemek gibi bir şey! Halbuki bu kitap-çiçek çok su götürür!

İnsanların daha iyiye gitmesini istedikleri bir konuda, aslında katılımcı olabileceklerini unutmaları nadir bir olay değil. Bunu her yerde görebiliriz. Bir konuyu geliştirebilecek kişilerden birisi olduğumuz hâlde, kendi rolümüzü nedense unuturuz veya kendi katkımızı önemsiz görürüz. İyi bir şeyin gelişimine katkıda bulunmak, sanki başkalarının görevi gibi gelir. Halbuki, sizin attığınız veya atacağınız adım da çok önemlidir.

Kendisiyle sohbet ederek saatlerinizi harcamaya hazır olduğunuz birisinin kitabını almıyorsanız, aklıma şu gelir: Paranız zamanınızdan daha kıymetli demektir. Bu da bir dostunuz olarak beni kendi adıma değil, sizin adınıza üzer. Çünkü zaman paradan kıymetlidir. Dolayısıyla bu düşünce tarzına ulaşmış olmanızı veya en yakın zamanda ulaşmanızı diliyorum.

Elbette paranızı saçıp-savurun demiyorum. Bu hiç de akıllıca bir öneri olmaz. Ama bir yazarın iyi niyet ve temennilere ihtiyacı olduğu kadar, tirajı yüksek kitaplara da ihtiyacı vardır. Burada temel ilke şudur: Benim fikirlerimin başkalarına yararlı veya bir şekilde kazanım olduklarına inanmalısınız. Tavsiyedeki samimiyetin temel göstergeleri şunlardır: Tavsiye edilen ürünün, hizmetin veya eserin yararlı olduğuna inanmanız ve onu kullanmak üzere para harcamanız. Unutmayın insanlar güzel konuşmalardan değil, yaptıklarınızdan etkileniyorlar ve sizler de öylesiniz!

Türkiye pazarına kısa bir zaman önce girdikleri hâlde başarıyı yakalamış olan katlı pazarlama şirketlerinin sırrı buradadır. Distribütörlerine ürünleri önce kendilerinin kullanmalarını, ürünleri ve hizmetleri tanımalarını, sonra tavsiye etmelerini öneriyorlar. Bazı “uyanık” kişiler, bunu da pazarlama numarası olarak açıklasalar da, bu basit bir “kurnazlık” değil, çok mantıklı bir “pazarlama taktiğidir.” Evet taktiktir, ama “kurnazlık” ve “aldatma” içermiyor.

Özetle, bana kitap satışlarımın nasıl gittiğini soran kişilere, ilgilerinden dolayı müteşekkir olduğumu söylemek isterim. Ama kitabımı kendisi almış bir şekilde bana bu soruyu soranlara daha fazla müteşekkirim! Hatta bazıları herhangi bir şekilde bir dostlarına hediye vermekleri gerektiğinde, kitabımı hediye ediyorlarmış. Bir öğrencim bunu Babalar Gününde yapmış!

Kitabımı satın alıp, okuyup tavsiye edenlere daha çok müteşekkirim diyorum çünkü onlar sayesinde, yazmaya ve okumaya daha fazla zaman ayırıp, daha çok eser verebilirim. Girişimcilere, karmaşık piyasa koşullarında yaşadıkları “travmayı” atlatmaları, gençlere hedefleri konusunda ve daha bir çok kişiye bir çok konuda daha fazla yardımcı olabilirim. Ünlü olmak mı? Onu hiç sevmedim. Ünlü olmak, benim yolumun sonu değil, olsa olsa “katlanmak” zorunda kalacağım ve “bunaltıcı” bir yan ürün olabilir.

Kitabımı büyük kitapçılarda, internet mağazalarında bulabilirsiniz. Gittiğiniz bir kitapçıda raflarda kitabımı göremezseniz, mutlaka görevlilere sorunuz. Bir yerlerden bulup-getiriyorlar!
------------------------
www.savassenel.com
------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
Hayatı Iskalama Lüksün Yok!

Wednesday, April 16, 2008

ARTIK BAZI YAZILARIM BURADA OLMAYACAKLAR; BİR KİTABA TAŞINDILAR!


Bugünlerde farklı bir sevinç yaşıyorum. Bu bloglarda görmeye alışkın olduğunuz yazıların bir kısmı buradan ayrıldılar. Buradan "taşınmış olan" yazılarım, Neden?Kitap Yayınevi’nden çıkmış bulunan “Hayatı Iskalama! Lüksün Yok” adlı kitapta toplandılar. Kitapta yer alacak yazıların içeriklerini çıkarıp, onların yerlerine kitabın kapak resminin de yer aldığı duyurular koyduğum için, hangi yazılarımın kitapta yer almış olduklarını sizler de görebilirsiniz. Kitabımı şu anda özellikle www.kitapyurdu.com adresinden, diğer internet kitap sitelerinden ve kitapçılardan edinebilirsiniz.

Kitaba doğru giden yazılarım, bir dostun önerisini dikkate almamla birlikte başladı. Sevgili arkadaşım Gökhan Yorgancıgil, bundan yaklaşık 3 yıl önce bana, kendime ait bir web sitesi açmakta ağır davrandığımı, istersem bloglarda yazabileceğimi söyledi. Ben de hemen internette bir blog açtım ve sonra o blogların sayısı 15’i buldu. İlkokuldan beri süregelmiş olan yazma alışkanlığım, böylelikle internete taşınmıştı.

Benim kendilerini çok iyi tanıdığım, ama beni hiç tanımayan bazı kişiler, (herhangi bir yazılı metinden yararlanabilecek bir bakış açısına sahip olmadıklarından olsa gerek) yazarlığın herhangi bir yararı olmadığını söylemişlerdi! Bu tür kişilerin söylediklerine burada yer vermemin sebebi, onların bu yöndeki düşüncelerini önemsemem değildir. Sizin de olumlu ve uzun vadeli çalışmalarınızla ilgili olarak bu tür yorumlar duyabileceğinizi ve vaz geçmemeniz gerektiğini vurgulama arzumdur. Ben yazmaya devam ettikçe, okurlarım beni buldu. Yazılarımın bir çok kişiye umut ve yeni açılımlar vermiş olduklarını görmüş oldum.

Derken, bir gün elektronik posta adresimde bir mesaj gördüm. Bu mesajda, Neden?Kitap Yayınevi’nin
Kıymetli Halka İlişkiler Sorumlusu Nazar Çiftpınar Hanımefendi, yayınevi olarak yazılarımla ilgilendiklerini ve yazılarımın bir kısmını kitap hâline getirmek istediklerini belirtmişlerdi. Ben de yayınevinin web sitesini inceledikten sonra, görüşebileceğimizi söyledim.

Daha sonra yayınevinin web sitesini inceledim ve ortak çalışmalar yapmaya hazır bir şekilde, Necati Bey ve Nazar Hanımla görüştük. Yazıların kitaba dönüşme serüveni bugüne geldi.

Bu kitabı, hayata gerçekçi ama bir yandan da olumlu bir perspektiften bakmayı becerebilen veya beceremeyen herkese önerebilir veya hediye edebilirsiniz. Ben, hayatın gerçeklerinden hiç de habersiz olmadığımı, aksine bu gerçeklere dair ciddî ve bazen de beni çok hırpalayan bir farkındalık taşıdığımı ve bunlarla birlikte yine de iyimser olabildiğimi düşünüyorum. Bu yazılarda romantik bir iyimserlik değil, acısı çekilmiş bir iyimserlik göreceksiniz.

“Olumlu mesajlar vermek kolay! Siz benim yaşadıklarımı nerden bileceksiniz?” tarzı ifadeler için cevabım da hazır!: “Sizler de benim yaşadıklarımı bilmiyorsunuz!” Bu yazılar, size arabesk gelebilecek bir tabirle "hüzün topladığı hâlde neşe dağıtmaya çalışan” bir şairin yazılarıdır.

Bu kitabı okuma kitabı olarak kullanabileceğiniz gibi, tartışma gruplarında ortak bir metin olarak kullanabilir ve fikir egzersizleri yapabilirsiniz. Hatta ders kitabı olarak bile kullanabilirsiniz. Yazılar deneme türünde yazılmışlardır ve maddeler hâlinde tavsiyeler vermektense, aslında bir şeyleri paylaşmayı amaçlamışlardır! Bu denemelere, yazarın yüksek sesle düşündüğü yazılar olarak da bakabilirsiniz.

Kitabım çıktığında onu çocuklarımdan birisi gibi bağrıma bastım. Çünkü bu yazılar ve sonunda onların bir kısmının toplandığı bu kitap, benim eserlerim gibi görünseler de, aslında onlar da, çocuklarım gibi, birer hediyedirler.
--------------------------
www.savassenel.com
--------------------------
Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:
"Hayatı Iskalama Lüksün Yok!" adlı şiir
Nazım Hikmet Ran Hakkında
Gökhan Yorgancıgil Hakkında
Gökhan Yorgancıgil ile yapılmış olan bir öportaj
www.kitapyurdu.com
Neden Yazıyorum? Zorum Nedir?
Size “deli”, Bana “Yazar” Derler!
Madem ki Zekîyim, O Hâlde Kitap Okumama Gerek yok! (mu?)
Okumadan Yaşanır mı?
Kitap Satın Almak, Araba Satın Almaktan Daha Zor (mu?)
Kitaplardan neler Bekliyoruz?
Okuma Etkinliğinden Tasarruf Edilir mi? Kumdan kale yapılır mı?
Kitaplar Hep Aynı Şeyleri mi Söylerler?
Çok Kitap Okudum da Hayatım Değişti!
Kitaplarla Anılmak İsterim! Fena mı Ederim?
Kitaplar Teorik Şeyler midir?
Okumanın Bana Çocuklukta Kazandırdıkları
Çocuklar Okumayı Sevebilirler mi?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com

Friday, April 11, 2008

KURNAZ DEĞİLİM, AMA KURNAZLARI TANIRIM!

Yürümeye yeni başlamış bebeklerle oyun oynamışlığınız varsa, mutlaka siz de benim gördüğümü görüp-gülmüşsünüzdür. Bebecik saklambaç oynarken, siz onu görmeyesiniz diye kapının arkasına “güya “saklanır. “Güya saklanır” diyorum, çünkü kapının diğer tarafına değil, size bakan tarafına saklandığı için onu görürsünüz! Ama “sen nerdesin yahu?” deyip sonra da “aaa buradaymış” deyip, onu güç-bela bulmuş gibi rol yaparsınız ki, bebecik neşeyle ve gevrek gevrek gülsün.

Buna benzer kurnazlıkları yetişkinler de bol bol yaparlar. Yapılan şeyin kurnazlık olduğu aşikârdır, ama siz yine de duruma göre davranırsınız ve neler düşündüğünüzü belli etmezsiniz.

Mesela “yurdum insanına”, onun durumuna uygun ve okuduğunda zaman ve bilgi kazanacağı bir kitap önerdiğinizde, o kitabım kendisini de sizden ödünç ister. Bunu da ricayla da değil, emir gibi yapar. Danışmanlık mesleğiyle kütüphanecilik mesleğini karıştırır! Cancağızım, ben doğru kitapları bulmak için yıllarca okudum! Bir zahmet sen de git kitabı satın al veya başka birisinden ödünç al değil mi ama? Tavsiye etmiş olduğunuz kitabın sizde bulunmadığını veya ödünç veremeyeceğinizi söyleyince, bir de sizi mahcup etmeye çalışırlar ve “aklıma sen düşürdün” vs gibi şeyler söylerler. Ben de “canım yurdum insanı! Bu “tilkilikle” senin sonun olacak” diye içlenirim!

İş dünyasında da kurnaz, ama bir o kadar da mutsuz olan çok sayıda insan bulunur. Para kazanırlar, ama insan kaybederler. Bu durum, bedenindeki bir yaradan kan kaybeden bir kişinin acil servise koşmak yerine, bakkala gidip litrelerce meyve suyu alıp-içmesine benzer. Meyve suyu kan yapmaz mı? Yapar derler, ama cancağızım biraz beklemek gerekir. Ona da ömür yetmez! Para kazanmayın demiyorum, çünkü lazım bir şeydir. Ama parayla halledilemeyecek olan ve sadece hatırla yaptırılabileceğiniz işler de vardır. Tabi etrafınızda hatırınızı sayan insanlar var ise bu mümkündür!

Bir keresinde, bir arkadaşım, arabasının park ücreti olan 5 YTL’yi görevliye kâğıt para olarak vermiş. Park yeri sorumlusu da, para üstü vermesine gerek olmadığı hâlde, dalgınlıkla arkadaşıma 10 YTL üstü, yani 5 YTL vermiş. Arkadaşım da bu parayı: “Fazla verdin kardeş” diye geri verince, “kurnaz” ve “keskin zekâlı” görevli ona şöyle demiş: “Abi bu 5 YTL çok eski. Sende başka varsa onu ver!” Kendi vermiş olduğu eski parayı almamış. Yahu kardeş, “keskin” zekânı teşekkür etmek için kullansana! Onu mizah konusu yapmasana!

Bir tanıdığım, bir arkadaşıyla ortak iş yapmaya başladı. Ama işler beklediğinden iyi gidince, arkadaşının kârdan aldığı payı çok bulup, asit bir sebepten “hır” çıkararak onunla yolunu ayırdı. Ama sonra kendisi beceremediği için, sadece arkadaşını değil, aynı zamanda ikinci ortağını ve o yeni işi de kaybetti. Bir başka elemanını da, ona “hırsız” damgası vurarak işten attı. Amacı kendi akrabasını onun yerine koyup, güya kontrolü sağlamaktı. Ama akrabası deneyimsiz olduğu için işleri yürütemedi. Bu kişi şirkette içilen çayın hesabını yaparken, birkaç işini kendi eliyle yıkıp, on binlerce YTL zarar etti.

Hiçbir elemanıyla sağlıklı bir şekilde ayrılmadığı için, giden eleman yerine birisini yetiştirip koyamıyordu. Sonunda etrafında aile bireylerinden başka kimse kalmadı. Çok kaliteli bir çalışanı, aynı akibete uğramamak için istifa etti. Bu kişi, 3 yıldır onunla çalışan elemanının neden istifa ettiğini düşünmek yerine, tazminat vermek zorunda olmadığına sevindi. Kan bağı olan kişiler dışında, hiç bir ilişkisinde derinleşemediği için, sürekli yeni kişilerle iş yapmak zorunda kalıyor. Ona yaklaşık 2 yıl önce anlatıp-uyarmış olduğum bu “kan kaybı” durumunu şu anda kötü bir şekilde yaşıyor.

Bazı çocuklar, sizin ona getirdiğiniz şekerden size vermezler. Bu kurnazlıktır. Çünkü ertesi akşam ona şeker getirebilecek birisinden şeker esirgemek, olsa olsa kurnazlık olur. Ama bazı çocuklar da size hemen şeker ikram ederler, çünkü sizin ona yine şeker getireceğinizi bilirler. Bu ise akıllılıktır! Bazı çocuklar da hesapsız ikram ederler. Bu üçüncü grup, hayatta biraz üzülürler ve zamanla ikinci gruba dahil olurlar ve ölçüsüzce vermemeyi öğrenirler.

Kurnazlarla bir arada yaşamak, dikkat ister. Kurnazlıkları, insanlara karşı duydukları korkudan ileri gelir. Onlar, savaşta düşman sanıp, arkadaşlarını vuran askerlerin yaptığı gibi sivil hayatta yaparlar. Cephedeki kişinin bu hatası, bir derece anlaşılabilir. Ama sivil hayatta, bazen vurulmayı göze almak pahasına da olsa insanlara şans vermek gerekir.

Ne dersiniz?
-----------
www.savassenel.com
-----------
Konuyla İlgili diğer yazılar ve öneriler: Açılmasını istediğiniz linki/ satırı tıklayınız:
Kurnaz mısınız, Yoksa Akıllı mı?
Tek Başımıza Daha Çok Kazanabilir miyiz?
Kuşkulanmakta Haklısınız, Ama araştırmamakta Haksızsınız!
Madem ki Zekîyim, O hâlde Kitap okumama Gerek Yok!
Dostum, Çok Mu Safım Sence?
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:
MSN: savassenel@hotmail.com
savassenel@yahoo.com




Saygılar

Savaş ŞENEL

www.savassenel.com